Satrançta eğer en iyi hamle hiç bir hamle yapmamaksa, buna Zugzwang denir.
Yazar arşivleri: Muhammed Olgun
Çoklu Evren
Uyarı: Aşağıdakli yazı tamamen bilimsel bir yazı değildir. Bilim-kurgu bile değildir. Belki sadece bir hayal gücü ürünü olabilir.
Şimdi size çoklu evrenden (paralel evrenler) söz edeceğim. Bu konu hakkında çok araştırma yaptım çok yazı okudum ancak şimdi anlatmak istediğim bu değil gerçekten o yüzden kısaca anlatmak istiyorum. Eğer ilginizi çekerse ileride araştırmanızı öneriyorum.
Şuan (uzun zamandan beri aslında) bilim adamları evrenin büyük bir patlamayla oluştuğunu düşünüyorlar. Büyük patlamayı kafanızda canlandırdığınız zaman bu patlama üç boyutlu olmuştur. Yani yukarı, aşağı, sağa, sola, ileri ve geri (diğer bir değişle x, y ve z eksenleri). Aslında ders kitaplarında gösterilen iki boyutlu tasvirler bunun z eksenini çok olarak vurgulamıyor bence doğru olan görsel şu olmalı.

Sonuç olarak elimizde 3 boyut ve bir zaman var. Ben zamanı evrenin büyüme hızı olarak tanımlıyorum kendime göre. Diğer tarafta ise evrenin inanılmaz bir hızla büyüdüğü gerçeği var.
Bir de fraktallar var. Fraktallarda ne kadar yakından bakarsanız bakın yada ne kadar uzaktan bakarsanız bakın aynı şekli görebileceğiniz yapılardır. Buna o kadar yabancı olduğunuzu zannetmiyorum. Bir molekül tasvirine baktığımızda galaksilerin tasvirleriyle neredeyse aynı olduğunu ve bir fraktal gibi olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle bazen bizim evrenin atomun bir proton taneciğin içinde olabileceğini düşünüyor insan.
Bu iki konu hakkında da sayısız yazı ve bilimsel makale yazılmıştır. Şimdi ise asıl konumuza gelelim. Büyük patlamayla 3 boyut ama 1 zaman oluşturdu. Neden boyut 3 ama zaman tek ? Ya birden fazla zaman varsa.
Bunun matematiksel kısmını bilmiyorum sadece mantık yürütmeye çalışıyorum. Evrenin çok büyük bir hızla büyüdüğü biliniyor. Bu hızla büyüme nasıl kaynaklanıyor ? Evren nasıl büyüyor ? Bunu bildiğimiz kadarıyla şöyle açıklayabiliriz sanırım. Bizden çok uzaklarda yeni büyük patlamalar meydana geliyor. Buda evrenin büyümesine neden oluyor. Aynen fraktallarda olduğu gibi kendi içinde patlayan patlamalar şekil olarak şöyle ifade edebiliriz.
Bu büyük patlamalar aynı büyüklükte ve aynı şiddette oluyor. Tıpkı fraktallar gibi. Buda demek oluyor ki her patlamadan milyarlarca yıl sonra aynı bizim dünya gibi bir dünya var ve siz zamanı geldiğinde o dünyada yaşadınız, yaşıyorsunuz veya yaşıyacaksınız.
Buda aynı anda birden fazla yerde yaşadığınız anlamına gelebilir. Ancak siz ordaki sizle iletişim kuramıyacaksınız belki sonsuz ışık yılı uzaktasınız diğer size.
Şimdi hayal kurma zamanı acaba şuan yaşadığınız siz ve başka sizler neler yapıyorlar. Yaptığınız hataları yapıyorlar mı ? Daha güzel mi yoksa daha kötü mü yaşıyorlar ? Yoksa tamamen sizin yaşadığınız hayat orda da devam ediyor mu ? Aşağıdaki şarkı bana bunu hatırlattı. Umarım şarkıyı sizin için anlamlı kılmıştır.
“In another life, I would be your girl
We’d keep all our promises, be us against the world
In another life, I would make you stay
So I don’t have to say you were the one that got away
The one that got away”
Anı Unutulmaz Kılmak
Bir anı (-ı çekim eki) ölümsüz kılmak için onu duyularımızla desteklememiz gerekiyor. Bunu duyarak, görerek, hissederek kısacası bütün duyu organlarımızla yapabiliriz. Mesela çok güzel anda yediğiniz bir karpuzun tadı, hafif ılık bir rüzgar, teninizi yakmayan ama ısıtan güneş ışığı veya dökülen yapraklar olabilir. Veyahut o an dinlediğiniz bir müzik. Kesinlikle sizi o anki duygularınıza götürüyor.
Getirdiği hafif bir burukluk, zamanın geçişiyle ilgili. O eski andan daha mutluda olsanız burukluk hissettiriyor bu size kaçınılmaz. Tabi o zaman unutmak istemediğiniz bir an ileride unutmak istediğiniz bir anda olabilir. Ona göre dikkat etmek lazım. Bugün Stockholm’de dökülen yapraklar, hafif rüzgar, güzel bir güneş vardı. Aklıma bu şarkı geldi. Taa 2000′li yıllarda böyle bir günde dinlemiştim bu şarkıyı. Çocukluğuma götürdü beni anlayacağınız.
Ne Dinliyoruz?
Başlıklar hep soru şeklinde bu aralar değil mi ? Hatta ilk cümlelerde soru olmaya başladı. Yakında soru sora sora bitireceğim yazıları. Evet efendim soru açık ne dinliyoruz ? O dinlediğimiz şeyi niye dinliyoruz ? O dinlediğimiz şey bir kuş sesi olabilir pek tabi, parkta oynayan çocukların sesi yada aynı odada kaldığınız oda arkadaşınız uyurken çıkardığı, yaşadığını gösteren nefesinin sesi.
Bu sesler aynen elektriğin anlamlı dalgalarla bilgiye dönüşmesi gibi bize duygu getiriyor dalgalarıyla. Duygu değilde his diyelim biz buna. Peki bu hisleri bize aynı anda getiren sesi nerede bulabiliriz ? Tabi ki müzikle ama sanat olan müzikle çoğunluklada enstrümantal müzikle.
Peki neden enstrümantal müzikle ? Çünkü sözleri olan müzikler sizi o kişinin hissettiklerine götürüyor veya götürmeye çalışıyor. Kendi hissettikleriniz olmuyor özgür bırakmıyor sizi. Kim hissettiklerimizi daha iyi dökerse söze, onun şarkısını dinliyoruz. Eskiden dahada iyiymiş şimdi daha vahim durumlarda. Şiir dedikleri sanat yaşıyor mu hala Türkiye’de bilmiyorum. Para getirdiği için şiir yerine söz mü yazılıyor şarkılara ? Bu sözler yazılıyorsa zaten kalsın onlarda söz olarak, olmasınlar şiir.
Enstrümantal müziği dinlediğiniz zaman mutluyken sizi daha mutlu ediyor, üzüntülüyken teselli ediyor. Sonra ortalara doğru garip bir gülümseme bırakıyor sizde daha sonra doğru söyledin diyorsunuz müziğe. “Beni anlatıyor bu şarkı şuan.” yerine “Beni anlatıyor bu müzik. Hemde en mutlu anımda da en mutsuz anımda da.” diyebiliyorsunuz enstrümantal müziğe.
Enstrümantal müziğin adı duyulmamış pek çok sanatçısı var gibi adını bilmeden dinlediğim. Sonra duyduktan sonra araştırdım çoğunu bulamadım. Göksel Baktagir dışında. Belki işin içine girsem daha fazla isim bulabilirim de işte…
Göksel abime bakın yahu ! Kediciğe bakın kediciğe. Ne keyif bu ! Birde şömine olsa oooh. İnsanın sanatçı olası geliyor.
Neye Emek Verilir ?
Çoğunuz görmüşsünüzdür bu Gehard Master’ın ödüllü karikatürünü. İlk bakışta “ümidini kaybetme” mesajı alıyor insan bu karikatürü görünce. Bilmiyorum karikatürün asıl mesajı nedir hiç araştırmadım sadece bana düşündürdükleri bunlar. Daha sonra bir kaç kere daha incelediğiniz zaman “Bu adam manyak mı ? Neden yangını söndürmeye çalışmak yerine ağacı suluyor ?” diyor insan kendi kendine. Sonra bakıyorsunuz etrafta hiç su gözükmüyor. Yangında sarmış ağacın yarısını, çokta şiddetli. Belli ki aniden çıkmış bu yangın ama yavaş yavaş sarmış ağacın gövdesini ve yapacak bir şey yok gibi. Su olsa bile elindeki sulama aleti (adı her neyse) bu yangını söndürmeye yetmez. Adamın yüzünde hiçte ümit yok gibi. Üzüntülü, hüzünlü. Sonra ilk düşüncemin beni yanılttığını anlayabiliyorum.
Adam bu ağacı kendi dikmiştir, belki emek harcamıştır. Gitmiş onu sulamak için IKEA’dan sulama aleti almış. Fidanken dikmiş, verdiği emekle onu büyütmüş, yazın gölgesinde serinlemiş, belki biraz şekerleme yapmış. Çünkü etraf çok kurak başka ağaçta yok. Sulanmazsa yaşamaz bu ağaç.
Bu adamın yaptığı son zamanlarını yaşayan duygusunun yandığını bile bile ona son anlarını biraz hafifletmek. Tıpkı ölmek üzere olan çocuğunun elinden tutup “Her şey güzel olacak.” demek gibi. Adamın bu ağacı onun en büyük duygusu belkide içinde yaşadığı tek hissi. En küçüklükten dikmiş, belki başka biriyle dikmiş. Ama son zamanlarında tek ve onu içinde yaşatmaya çalışıyor.
